4000 Yıllık Şehir

Tarihin hangi döneminde olursa olsun insanoğlu yaşayacağı kenti kurarken bölgenin coğrafi yapısına, iklimine, toprağının verimliliğine dikkat ederek yer seçmiştir. Kent için belirlenecek yer seçimlerinden biri daha var ki bu yukarıdaki hususlardan belki daha da önemlidir. O da güvenliktir. Krallar, İmparatorlar, Hanlar, Hakanlar, Sultanlar, Beyler halkının güvenliğini düşünerek inşa edecekleri kalelerini, otağlarını, çadırlarını emniyetli yerlere kurmuşlardır. Ardı arkası kesilmeyen çeşitli düşman saldırılarına karşı şehri kolaylıkla savunabileceği yerleri tercih edilmiştir sürekli. Deniz, nehir, göl yakınları ya da bir dağın yamacı kentlerin kurulmasında cazip yerler olmuştur. Köyler, kentler kurulurken daha hassas ölçüler bile dikkate alınmıştır: su baskınları, sis, çığ gibi doğa olaylarının yoğun olduğu yerlerden uzak durulmuştur. Yer seçimi önemlidir çünkü orada kırk-elli yıllar değil yüzlerce binlerce yıl yaşanacaktır. Ogün yer seçimi için düşünülen ölçüler bugünün modern dünyasında aynen geçerliliğini korumaktadır. Bu özellikler dikkate alınmadığında ise vahim sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Sözgelimi başkent Ankara’ya havaalanı yapılırken çevre düzenlemesi sırasında bir köylü mühendislere buraya ne yapıldığını sormuş, mühendis:’Havaalanı’ diyince, köylü: ‘Ağam buraya havaalanı yapıyorsunuz ama buralarda devamlı sis olur, tayyare inip kalkabilir mi?’ demiş, yani görevlileri uyarmış. Bilindiği gibi Esenboğa Havaalanı sürekli sisli olduğu için zaman zaman uçaklar inip kalkamamaktadır. Elbette sis engeli gelişen teknolojiyle yenilebilmiştir ancak yer seçiminde doğa olaylarının varlığı yadsınamaz. Bu yüzden Kale kentler, hem doğa olaylarına karşı korunaklı yerlerde hem de her türlü düşman baskınlarına karşı koyulabilecek yerlerde kurulmuştur. Erzurum, uçsuz bucaksız yaylada Kale Kent olarak dört bin yıl önce inşa edilirken, işte böyle her yönüyle mükemmel bir yerin olmasına dikkat edilerek kurulmuştur.

Yapılan kazılarda Erzurum’un geçmişi M.Ö. yaklaşık 4000 yıllarına gitmektedir. İlk olarak ‘Karin-Karna-Garin-Kalai’ gibi isimler verilerek kurulmuş yaylada Erzurum. M.Ö. 2000-1200 yıllarında Orta Asya kökenli Hurriler hakim olmuş. Bir ara 1200’lerde Muşkiler yerleşmiş. M.Ö. 7 yüzyılda Hurri kökenli Urartular bir süre hakim olmuş. 660 yıllarında da Asurlar ele geçirmiş bu yayla kentini. M.Ö. 5 yüzyılda Asurlar’ı yenen Keyaskar komutasındaki Medler kenti ele geçirmiş. 555 yıllarında ise Pers Kralı 2. Kiros Med Krallığı’na son vermiş. M.S. 4. Yüzyılda Doğu Roma Devleti’nin hakimiyetinden önce Büyük İskender bölgeyi, kurmuş olduğu Makedonya Devleti sınırlarına katmış. Büyük İskender’den sonra İran asıllı Ermeni Krallığı’nın eline geçtiği söyleniyor bir süre. Bölge Doğu Roma İmparatorluğu’nun hakimiyetindeyken Bizans-Sasani mücadelesi başlamış. Bu mücadele uzun bir süre devam etmiş kayıtlara göre. M.S. 5 yüzyılda ise eldeki kayıtlar Bizans İmparator’u Teodosious bugünkü Erzurum Kalesini yaptırdığını gösteriyor. Yani bildiğimiz Erzurum Kalesi’ni ilk yaptıran İmparator’u Teodosious’tur. O güne kadar adı Kalikala olan Erzurum, İmparator’un adından dolayı Teodosiopolis adını almış artık. M.S. 572 yıllarına gelindiğinde Nuşirevan emrindeki Sasaniler şehri ele geçiriyor, hemen arkasından da 610 yılında Bizanslılar tekrar ele geçiriyor şehri. Bu arada 642 yıllarında Sasaniler’le Arap Müslümanlar arasında yapılan savaşlarda Sasaniler Araplar’a yenilerek tarihten silinirler. Bu yıllarda Erzurum, Bizans ve Müslümanlar arasında zaman zaman el değiştirir. 753 yılında Erzurum Bizanslılar’ın, 770-772 yılları arasında Emeviler’in, 838 yılında ise bu kez Bizans İmparator’u Theophilos’un eline geçer ve İmparator şehrin surlarını yıktırır. 840 yıllarına gelindiğinde Halife Mutasım, Erzurum Kalesi’ni ele geçirir, Kale’yi ve surları tamir ettirir. 948 yılında Erzurum Bizans’ın eline son defa geçer, 1048 yılında ise Selçuklu kumandanı Yinal ve Kutalmış şehri Bizans’tan teslim alır. O yıllarda daha batıda bugünkü Karaz’ın bulunduğu yerde Erzen isimli şehri de ele geçirirler Selçuklular. Erzen halkı ise, Teodosiopolis denilen bugünkü Erzurum şehrine sığınır. Yakılıp yıkılmasından dolayı Erez’e Bizanslılar Kara Erzen demişlerdir. Bu ad zamanla Karaz adına dönüşür. Nihayetinde 1071 yılından sonra bölge tamamen Selçukluların elindedir. 1080 yıllarında Selçuklular’ın devamı olan Saltuklu Devleti kurulur ve devletin başkenti Erzurum olur. 1242 yıllarında Moğollar’ın, 1304’te ise Moğollar’ın İran’da kurdukları İlhanlılar’ın, 1385’te Karakoyunluları’ın, 1387’de Timur’un, 1468’de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın ve daha sonra Şah İsmail’in hakimiyeti altında yaklaşık elli yıl kalan Erzurum, nihayet 16. yüzyıl yani 1517’den itibaren Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han tarafından Osmanlı egemenliğine dahil edilmiştir.

Yüzlerce, binlerce yıl önce kurulan Erzurum şehri onlarca diyebileceğimiz İmparatorlar, Krallar, Hanlar, Sultanlar ve Beyler tarafından ele geçirilmeye çalışılmış, şehir sürekli el değiştirmiştir. Şehir yüzlerce el değiştirmiş ama değişmeyen bir şey var: O da M.S. 5 yüzyılda Bizans İmparator’u Teodosious’un, Doğu Anadolu’nun, hatta tüm Ortadoğu’nun merkezi sayılabilecek yerde yaptırdığı Erzurum Kalesi’dir. Benim de inancım şudur ki Erzurum Kalesi, çevresi ve Erzurum şehri tüm Ortadoğu’nun merkezidir. Burası dünyanın çekim merkezi olan nadir yerlerden biridir. İmparator Teodosious mükemmel bir yer seçmiştir. Seçim yaparken çok ince hesaplar yapmış ya da yaptırmıştır uzmanlarına. Öyle görülüyor ki o günün teknolojisini de kullanarak, eylemler boylamlar hesaplanmış, matematiksel hesaplar yapılmış ve bu bölge Kent Kale olarak özellikle seçilmiştir.

M.Ö. 415-422 yılları arasında Doğu Romalılar tarafından yaptırılan ve tarihi önemi çok olan Erzurum Kalesi’ne ek olarak 1184 yılında Saltuklu Hükümdarı İnanç Beygu Alp Tuğrul tarafından bir Kule yaptırılmış, Kule’nin üst kısmına 1900’lerin başında Avrupa’dan getirtilen saat eklenmiş ve bugünkü Saat Kulesi adını almıştır. 1284-1291 yılları arasında Orta Doğu’nun ve Anadolu’nun bu önemli merkezine, İlhanlı Sultanı Hatun tarafından ‘Hatuniye Medresesi’ ya da bugünkü adıyla bilinen ‘Çifte Minareli Medrese’ yaptırılmıştır. Çifte Minareli Medrese’nin hemen yanı başına 1179 tarihinde Saltuklu Sultanı Ebul Fatih Muhammed tarafından ‘Atabey Camii’ bugünkü adıyla ‘Ulu Cami’ inşa edilmiş. Bu çok önemli üç tarihi eser dikkat edilirse, Erzurum’un en önemli ticari, ulaşım, alış veriş, kültürel, ilim, dini, sosyal hayatın en canlı olduğu Tebriz Kapısı Meydanı’nda bulunmaktadır.

Tebriz Kapısı Meydanı, Kale’yi de içine alan önemli bir merkez meydandır. Binlerce yıllık tarih boyunca Tebriz Kapısı Meydanı, İmparatorların, Kralların, Padişahların, Sultanların gelip geçtiği, toplandığı, heykellerinin dikildiği, tarihi eserlerin inşa edildiği, savaşın-barışın-antlaşmaların yapıldığı merkezi bir yerdir. Her türlü kültürel etkinliklerin yapıldığı nadir merkez meydanlardandır. Burası bir kavşak yeridir. Bu merkezden dünyanın her yanına yollar açılmış, gelen yollar burada birleşmiştir. Burası Dünya’nın merkezi olan bir yerdir. Bu özelliğinden dolayı bu meydan yeniden düzenlenmeli, adına yakışır bir meydan haline getirilmeli, yerel motifleri de hatırlatan evrensel bir anıt dikilmeli, yerli ve yabancı gezginler gelip bu anıtı, dolayısıyla Dünya’nın merkezini görmeli, burada bir çay, kahve içmeli ve evlerine götürebileceği hediyeler almalıdırlar.

Tarihi eserler dizsinden biri de yine Kale ve dolaysıyla Tebriz Kapısı Meydanı içinde bulunan 12. yüzyılda Emir Saltuk tarafından yaptırıldığı bilinen ve ‘Üç Kümbetler’ adıyla anılan eserlerdir. Bu kümbetlerden başka 3 kümbet daha vardır ki onlar da henüz Osmanlı hakimiyeti kurulmadan önce yaptırılan Türk eserleridir. Yine Tebriz Kapısı Meydanı içerisinde diyebileceğimiz tarihi bir eser daha vardır: o da, Cengiz Han’ın dokuzuncu torunu, aynı zamanda İlhanlı Sultanı Olcayto Hudabende tarafından 1310 yıllarında yaptırılan zarif ve muhteşem eserlerden biri olan ‘Yakutiye Medresesi’ dir. O yüzyıllardaki Erzurum’u düşünürsek, Tebriz Kapısı Meydanı çok geniştir. Bugünkü Yakutiye Medresesi’ni, Yoncalık’ı, Kars ve Ardahan Kapısı’nı ve batı tarafta İstanbul Kapısı’nı da içine alan büyük bir meydandır. Osmanlı dönemine geldiğimizde yapıldığı tarih tam olarak bilinmemekle birlikte Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından yaptırılan ‘Rüstem Paşa Kervansarayı’ ya da bugünkü adıyla bilinen ‘Taşhan’ vardır. On beşinci yüz yılda yapılan bu eser de bize şunu gösteriyor ki Sadrazam Rüstem Paşa yer seçerken Erzurum Kalesi’nin hemen eteklerinde, yani Dünya’nın bu en önemli meydanı, Tebriz Kapısı Meydanı’nın içinde yapılmasını uygun bulmuştur. Osmanlı zamanında birkaç tane cami -içlerinde en önemlisi 1562 yılında Mimar Sinan(veya öğrencisi) tarafından yapılan ‘Lala Mustafa Paşa Camii’dir- haricinde yapılmış mimari özelliği olan ya da sanat değeri taşıyan başkaca bir eser yoktur.

Her zaman düşünmüşümdür, 600 yıl aralıksız Erzurum’a hakim olan, altı yüz yıl halktan vergi toplayan, savaşlar olunca asker isteyen Osmanlı, yani benim devletim, Türkler’in son devleti, şehir içinde ‘1 önemli cami, 1 kervansaray, birkaç tane mimari açıdan pek de önemli olmayan cami’ haricinde neden bir eser bırakamamış? Üstelik, üzülerek söylemek gerekir ki Osmanlı öncesi yapılan ‘Kale, Çifte Minareler, Ulu Cami, Kümbetler çıkarıldığı zaman, Erzurum’da tarihi eser taşıyan hangi yapıt kalıyor geriye? O asırlarda Erzurum’a gidilebilecek doğru dürüst bir yol bile yapılamamış en önemli ticaret yolu, ‘İpek Yolu’ buradan geçmiş olmasına rağmen. Kış şartlarına uygun bir ev mimarisi geliştirilememiş. Kümbet mimarisi -çatı anlamında- bilinmesine rağmen neden evler yapılırken toprak dam düşünülmüş? Oysa aynı yüzyıllarda ve aynı yıllarda Avrupa’da, İtalya, İspanya, İngiltere, Fransa ve orta Avrupa ülkelerinde, 10. yüzyıllardan itibaren yapılan eserler inanılmaz güzellikte, her biri sanat eseri harikası, Anadolu’daki eserlerle kıyaslanamayacak muhteşemlikte. Aynı iklim şartlarını taşımalarına rağmen yapılan eserler bugün dahi kullanılıyor ve parmak ısırtıyor. O evleri bugün dahi bu ülkelere gittiğimizde görebilmekteyiz. O yüzyıllarda yapmışlar ve halen koruyorlar. Hemen kuzeyimizdeki Rusya’da muhteşem ev mimarileri geliştirilmiş duvarları kalın, kiremit çatısı olan. Biz neden yapamamışız? Biz neden insanımızdan bu eserleri esirgemişiz? Oysa yüzyıllarca en zengin ülke Osmanlı değil miydi? Her şeye muktedir bir devlet değil miydi? İlim, tıp, askerlik, edebiyat Osmanlı’da değil miydi?

Peki, Anadolu’da Erzurum böyleydi de diğer şehirler farklı mıydı? Hayır onlar da aynıydı. Aynı yoksulluk, aynı sefalet, aynı yol’suzluk oralarda da vardı. Erzurum’un bir benzeriydi. Belki Erzurum’dan daha beter durumda olanları da vardı. Aslında Anadolu’nun kaderi hep aynı bugün de dün de. Oysa Erzurum diğer şehirlerden farklı! Erzurum, Avrupa ile uzak doğu arasında ticari kervanların gelip geçtiği bir uğrak yeri. Erzurum binlerce yıldır askeri hareketliliğin önemli merkezi. Erzurum binlerce yıldır gelmiş geçmiş onlarca medeniyetin kurulduğu yer. Erzurum Dünya’nın merkezi bir yer. Bütün bunlardan dolayı Osmanlı’nın özel ihtimam göstermesi gereken bir yer olmalıydı. Ama olmamış.

Mehmet Dağıstanlı