Mehmet Dağıstanlı Beyazşehir Palandöken röportajı

Beyazşehir Palandöken: Hocam, bu şehrin yetiştirdiği bir yazar olarak kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

M.Dağıstanlı: 1953 Erzurum doğumluyum. İlkokulu, Mahallebaşı’nda tarihi eser olan ama maalesef sonradan yıkılan Gazi İlk Okulu’nda okudum. Bu okul bizim için çok önemliydi. Çok değerli öğretmenlerin ve her türlü sosyal etkinliklerin yapıldığı yerdi bu okul. Ben ilk kez Aşık Veysel’i bu okulda görmüş ve dinlemişimdir. Liseyi ise, fevkalade öğretmenlerin görev yaptığı ve her türlü etkinliğin: tiyatro, resim, halk oyunları, bilgi yarışmaları, spor müsabakalarının aksatılmadan yapıldığı ve mezunu olmaktan gurur duyduğum Erzurum Lisesi’nde okudum. Aynı yıllarda Erzurum için adeta bir konservatuar olan ‘Halk Oyunları ve Halk Türküleri Turizm Derneği’ nde tiyatro, resim, halk oyunları, edebiyat, şiir gibi sanatın her dalında çalışmalar yaptım. Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirip öğretmenliğe başladım. Sonra Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne devam ettim. İstanbul- Kadıköy Kız Lisesi’nde yöneticilik yaptım ve emekli oldum. Bir süre de özel okullarda çalıştım.

Beyazşehir Palandöken: Bildiğimiz kadarıyla sizin bu ‘Yanık Dere’ romanından başka eserleriniz de var, onlardan da bahseder misiniz?

M.Dağıstanlı: Ben öğretmenlik yaparken hatta lise yıllarında bile yazı çalışmalarım vardı. Ancak basılmış olarak ‘Anadolu Liselerine Hazırlık’, ‘Okullarda Anma ve Kutlama Günleri’ , ‘Masalistan’, ‘Masal Bahçesi’, ‘İz Bırakan Hikayeler’, ‘Öykü Demeti’, ‘Yaşamdan Öyküler’, ‘Şiirle Yolculuk’ kitapları ve son olarak da ‘Yanık Dere-Erzurum’ Romanım yayınlandı. Ayrıca henüz yayınlatmadığım fakat çeşitli sahnelerde sahnelenen ‘Bir Hizmetçi Aranıyor’, ‘Büyük Ana’ ve ‘Sessiz Haykırış’ adlı tiyatro oyunlarım da var. Benim bir de üzerinde çok durduğum, Türk Dili’nin Dünyaca ünlü unutulmaz eseri Kaşgarlı Mahmut’un başyapıtı olan ‘Divan ü Lügat’it Türk’ adlı eserin yazılışını ve tesadüfen bulunuşunu anlatan bir film senaryosu yazdım. Şu anda bu projeyi hayata geçirebilmek için sponsor arama çalışmalarımız devam ediyor. Bunların yanında 1940’larda basılan, Atatürk’ün ve Kazım Paşa’nın silah arkadaşı dedem Orgeneral Vehbi Kocagüney’in yazdığı, Erzurum tarihi için önemli olduğuna inandığım, kaynak teşkil edebilecek ‘Erzurum Kale Savaşları’ adlı eserin de editörlüğünü yapıyorum, önümüzdeki günlerde inşallah yayınlayabilirim.

Beyazşehir Palandöken: Hocam gelelim Yanık Dere’ye. Siz bu esere ‘Belgesel Roman’ demişsiniz ve yüz yıl önceki olayları anlatıyorsunuz. Biraz geç kalmış sayılmaz mıyız?

M.Dağıstanlı: Aslında romana gelmeden önce her yerde söylediğim bir düşüncemi burada da tekrar etmek istiyorum: Keşke ben bu romanı yazmasaydım! Tarihimizde yaşanmış böylesine vahşeti anlatmasaydım! Bunun yerine Türkler’le Rus-Ermeni milletleri arasında kültürel, sanat, ekonomiyi ilgilendiren; aşkı, sevgiyi ilgilendiren bir romana imza atsaydım. Hangi milletin daha sanatkar olduğunu anlatan eserler yazsaydım. Bu ülkeler arasındaki ekonomik gelişmeleri konu alan eserlere imza atsaydım; ama maalesef tarihimizde böyle konuları yaşayamamışız. Ya da yaşatmamışlar bizlere. Küresel güçlerin, büyük güçlerin hedefi Osmanlı’yı parçalamak olduğu için bu iki komşu ülkeyi çeşitli oyunlarla birbirlerine düşürmüşlerdir. Üstelik bu oyun halen devam ediyor. Aynı sofranın etrafında oturup yemek yiyen Türkler’le Kürtler’i bölmek, parçalamak istiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak da bu planın bir uzantısı değil mi? İşte beni bu romana iten nedenlerden biri de budur. Bu nedenle belgesel dedim. Bütün anlattıklarım belgelere dayanılarak roman kurgusu içerisinde sunulmuştur. Ha şunu kabul ediyoruz: geç kalmışlık. Evet gerçekten bu konuları anlatmakta geç kaldık. Dünya, her türlü iletişim organlarını kullanarak kendi tarihiyle ilgili filmleri, tiyatroları defalarca sergilemesine rağmen neden bizler kendi tarihimizi anlatmamışız, bunu bir türlü anlayamıyorum. Biz bir Nasrettin Hoca’nın, Dede Korkut’un, Köroğlu’nun, Emrah’ın, Kara Fatma’nın ve daha nice sayılamayacak kadar önemli değerlerin filmlerini yapmadık. Biz daha 93 Harbi’ni, 1915 Erzurum’un İşgal Günlerini ve bu bölgedeki nice hazin olayları anlatamadık. Bakın Amerika Irak’ı işgal etti, ardından onlarca film yaptı, Vietnam keza öyle, Normandiya Çıkarması’dedikleri onlarca film, Yahudi Katliamları defalarca anlatıldı; ama biz kendi tarihimizde haklı olduğumuz olayları anlatamıyoruz! İşte bu nedenle bu toprağın insanı olarak üzerime düşen görevi yapmak istedim ve bu romanı yazdım. Roman için üç yıl araştırma yaptım. Bilimsel eserleri, makaleleri, Osmanlı Arşivini ve Osmanlı yazışmalarını, Genel Kurmay ve Türk Tarih Kurumu Arşivlerini, Talat Paşa’nı, Kazım Paşa’nın hatıralarını inceledim, Kantarcızade’nin hatıralarını okudum. Arkadaşım Talat Uzunyaylalı’nın ‘Paylaşılmayan Toprakları’ ve Eşref Özoltulular’ın ‘Soğuk Cennetin Çocukları’ adlı romanları, Dergah Yayınları’nın Erzurum Kitaplığı serisini okudum. 1915 Olayları ile ilgili hazırlanmış onlarca kitaba, bunların haricinde yüzlerce hatıraya ulaştım. Ermeni yazarlar tarafından yazılan romanları inceledim. ‘Musa Dağında 40 Gün’ adlı filmi izledim. Böylesine uzun bir araştırmanın sonucunda ‘Yanık Dere’ ortaya çıktı.

Beyazşehir Palandöken: Romanda 1915 Olayları ve Erzurum’un işgaliyle ilgili hiç bilmediğimiz olaylara da yer vermişsiniz!

M.Dağıstanlı: Evet gerçek bu. Benim de bilmediğim olaylardı. Hatta romanı okuyan birçok Erzurumlu büyüklerimiz: ‘Ben Erzurum’u bu kitapla öğrendim!’ dediler. Her şeyden önce biz Yanıkdere’nin ne olduğunu ve nerede olduğunu dahi bilmiyoruz. Oysa burası Erzurum için çok önemli bir yerdir. Burası şehrin hafızasıdır. Her Erzurumlu evindeki atalarından kalan yadigar bir hatırayı nasıl korumaya çalışıyorsa bu Yanıkdere dediğimiz şehitlik alanını da öyle korumalıyız. Bu alan öyle bir hale getirilmeli ki Avrupalı, Amerikalı, Asyalı bir insan merak etmeli: ‘Bir de ben gidip göreyim!’ demeli. Düşünün: Biz tüm Erzurum’a dünyanın en önemli gökdelenlerini, köprülerini, alışveriş merkezlerini, spor salonlarını yapsak hatta bunların çatılarını gümüşle kaplasak, bu yapılanlar acaba o bölge insanına bir zerre kadar tarih bilinci verir mi? Elbette bu modernleşme olmalı; fakat halk yaşadığı kentin geçmişini, tarihini, değerini mutlaka bilmek zorundadır. Aksi taktirde sahip çıkan kimseyi bulamayız. İşte değerli bilim adamı Yaşar Bayar Beyefendi’nin tespitleri bu bakımdan çok doğrudur. Yani şehrin kimliği, arşivi ve müzesi olmalı ve şehir sakinleri bu değerleri bilerek yaşamalı, kendini yabancı hissetmemeli. Sonra her kuşağın kültürel birikimi bir sonraki kuşaklara mutlaka aktarılmalıdır. Biz şahsen ne 93 Harbi günlerini ve ne de 1915 Olaylarını bu kuşaklara aktarabilmişiz. Hafızalarda olan bilgiler uçan bilgilerdir, sığ bilgilerdir; derinliği yoktur. Bu bakımdan Yanıkdere Şehitliği aynen Çanakkale Şehitliği gibi milli park olmalı, görkemli bir anıt dikilmeli hatta şehrin bütün törenleri bu alanda olmalıdır. Rahmetli Ahmet Hamdi Tanpınar Hocamız eğer Erzurum’da bulunmasaydı ve eğer ‘Beş Şehir’ adlı o muhteşem eserinde Erzurum’dan bahsetmeseydi bizler belki de halen ‘tozundan- buzundan’ bahsetmeye devam edecektik. Kaldı ki biz Erzurumlular olarak Tanpınar Hocamıza da vefa göstermemişiz. Onu Erzurum’a gelen sıradan bir insan gibi görmüşüz ya da onun büyüklüğünü fark edememişiz. Tanpınar Hoca ki bugün Türk Edebiyatı’nın en önemli roman yazarlarından biridir. Ona gereken önem mutlaka verilmelidir. Mesela Erzurum Lisesi’nde Edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Neden acaba Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğü veya Erzurum Lisesi Müdürlüğü sınıflardan birinin kapısına: ‘Bu sınıfta 1924 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Dersleri’ne girmiştir.’ gibi bir pirinç tabela asmaz? Ya da Belediyelerimiz şehirde o yıllardan kalan bir mekana(!), bir konağa, bir kıraathaneye, bir parka örnek olarak: ‘Bu mekanda Ahmet Hamdi Tanpınar arkadaşlarıyla oturmuş, sohbetler yapmıştır.’ veya buna benzer tabelalar asmaz? Bunlar küçük ayrıntılardır fakat şehre değer katan, sahip çıkılmasını sağlayan, ileriye taşıyan, köprüleri kuvvetlendiren, orada yaşayan insana güven duygusu veren ayrıntılardır.

Evet aynen yukarıda belirttiğim vefasızlık örneğinde olduğu gibi, Yanıkdere Şehitleri’ne karşı gerekli vefayı göstermeyişimizin yanında, ne hazindir ki Erzurum, sazıyla sözüyle halk kültürü ve halk türküleri bakımından çok zengin bir bölge olmasına rağmen, yaklaşık aradan yüz yıl geçtiği halde o yüreğimizi yakan, o dinmeyecek acıların yaşandığı Yanıkdere’yi anlatan, hatırlatan ne bir ağıt yakmışız ne de bir türkü çığırmışız! İşte bu yüzdendir ki, yöneticilerimiz de dahil olmak üzere kimse Yanıkdere’yi bilmiyor, tanımıyor, anlamıyor. Belki de Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi meslektaşım Doç. Erol Kürkçüoğlu olmasaydı kim bilir Yanıkdere yerle bir edilmiş de olabilirdi!

Ayrıca 1916 Rus işgalinden önce yaşanan hazin bir olay var ki şu ana kadar bu olay bizlere anlatılmadı, hiç kimse bu olayı bilmiyor. Eğer böyle bir gerçek batı insanının elinde olsaydı defalarca filmini yapardı. Biz, değil filmini yapmak olayı dahi duymamışız. Kitapların satırları arasında kalmış, unutulmuş, kaybolmuştur. Araştırmalarım sırasında okuyunca dehşet içerisinde kaldım. Bu olayı roman kurgusu içerisinde anlatmam lazımdı, anlattım. Hatta bu olayı sahneye bile aktarabiliriz. Bu yüzden uzun bir çalışma sonucunda iki perdelik bir tiyatro oyunu halinde anlattım. Sahnelenmesi için de ayrıca mücadele edeceğim. Bahsettiğim olay şöyle: O savaş günlerinin, yoksulluğun, salgın hastalıkların kol gezdiği işgal öncesi Erzurum’da, Merkez Hastahanesi Tabibi Tevfik Bey (Orgeneral Tevfik Sağlam) 18 bin hasta ve yaralının biriktiğini söylüyor. Çok ilginçtir: bu hasta ve yaralıların Rus işgalinden önce en emniyetli yer olan Erzincan’a sevki düşünülüyor. Tahayyül edebiliyor musunuz? Erzurum-Erzincan arası 190 km. Sevk Aralık 1915 veya Ocak 1916 tarihinde yapılıyor. Vasıta yok. Vasıtayı bir tarafa bırakın doğru dürüst yol yok. Sadece at, eşek, kağnı var. Bunların da sayısı çok az; çünkü bu araçlar asker sevki ve tehcir için kullanılıyor. Zaten çoğunluk yaya gidiyor. Kayıtlara göre 5-6 bini yolda son nefesini veriyor. Diğer 5 bin civarında hasta ve yaralı bakımsızlıktan, yersiz-yurtsuzluktan Erzincan’a varır varmaz hayatlarını kaybediyor. Kalanların da bugüne kadar ne olduğu belli değil. Erzincan’da mı kalmışlar başka yerlere mi göç etmişler kimse bilmiyor. Daha da vahimi yollarda ölenlerin kemikleri karlar eriyince ortaya çıkıyor. Kemikler 350 km’ lik bir alana yayılmış. Ne acıdır ki o kış yabani hayvanlar, kuşlar insan etinden kendilerine ziyafet çekmişlerdir.

Beyazşehir Palandöken: Duyduğumuz ve gazetelerden okuduğumuz kadarıyla sırf bu olayı gündemde tutabilmek için 2012 Haziran başlarında bir yürüyüş yapmak istemişsiniz.

M.Dağıstanlı: Evet gerçekten bunu düşündüm ve yaptım. Tıpkı Sarıkamış hadisesinde olduğu gibi, bu 18 bin yaralı ve hastanın sevki her sene yapılacak anma günleri veya yürüyüşlerle belleklere kazınmalıdır. Dünyaya duyurulmalıdır. Bu sıradan, basit bir olay değildir. Bu sevkiyat 1916 Ocak ayında yapıldığı için her sene Ocak ayında temsili de olsa Erzurum-Erzincan arası bir yürüyüş yapmalıyız. Ben de bunu kamu oyuna duyurabilmek için Emniyet Müdürlüğü’nden izin alarak Haziran ayında temsili bir yürüyüş yaptım. Televizyon ve Gazeteci arkadaşlarımız sağ olsunlar bizi yalnız bırakmadılar. Yalnız tek başına sonuç elde edilmiyor. Özellikle Erzurum Sivil Toplum Örgütleri bu konuya destek vermelidir. İnanıyorum ki ileride bu yürüyüşler de Sarıkamış Şehitlerini Anma Yürüyüşleri gibi olacaktır.

Beyazşehir Palandöken: Yanık Dere romanında bir de 3 bin kişilik gönüllülere rastladık. Bundan da bahseder misiniz biraz?

M.Dağıstanlı: Bu da çok ilginç bir olay; ama en azından bazı kaynaklarda buna rastlanıyor. Mesela Cevat Dursunoğlu kendi hatıralarında bundan söz ediyor. Muammer Çelik Hocamız da ‘Erzurum Kitabı’ adlı eserinde bu olaya temas ediyor. Şimdi lütfen, yüz yıl önceki Erzurum’u düşünelim: 93 Harbi’nden çıkmış, Sarıkamış yenilgisini yaşamış, Kurtuluş Savaşı veren bir bölgeden bahsediyoruz. Göçler var; 15 – 50 yaş arası herkes Osmanlı’nın muhtelif cephelerinde savaşa gitmiş; tifo, tifüs, dizanteri, lekeli humma, kolera gibi salgın hastalıklardan insanlar gözünü açamıyor üstelik ilaç yetiştirilemiyor, bit salgını önlenemiyor; tarlayı ekecek insan yok yani şehirde yalnız yaşlılar, çocuklar ve kadınlar var. Başka kimse kalmamış. Ruslar ise 1916 Ocak ayında Pasinler’i geçmiş Erzurum’a doğru ilerliyor. Türk Ordusu ise yıllarca cephede kaldığı için zayıflamış bakıma, dinlenmeye ihtiyacı var ve yavaş yavaş Erzincan’a doğru çekiliyor. Bu çekilme sırasında orduya zaman kazandırabilmek, Ruslar’ın ilerleyişine dur diyebilmek için Ordu Kumandanı Abdulkerim Paşa Erzurumlular’dan gönüllüler bulunmasını istiyor. Emir halka bildiriliyor. Ertesi gün Çifte Minareler’in önünde 3 bin gönüllü toplanıyor. Dikkat edin 3 bin gönüllü! Başlarında da Osmanlı ordusundan emekli olmuş yaşları altmışın üzerinde ak sakallı ihtiyarlar var. Bu ak sakallılarla bıyıkları yeni terleyen çocuklar o gün depo olarak kullanılan Ulu Cami’den dağıtılan bir tüfek ve yüz elli mermi alarak, başlarında Nalbantoğlu İbrahim Bey komutasında, Uzunahmet-Höyükler istikametine Rus birlikleri ile savaş yapmaya gidiyor! Garip bir şey değil mi? Ama bu müthiş bir olay! 3 bin gönüllü dev gibi bir orduya kafa tutmaya gidiyor. Tarihte eşine rastlanılmayan bir olaydır bu. Tam bir film konusu. Tabi geri dönen az. Benim, konuşmamızın başında belirtmeye çalıştığım konu buydu işte. Yani biz, geçmişte olanları bugüne ve yarınki kuşaklara aktaramıyoruz. Bugünkü Erzurumlu da nasıl bir şehirde yaşadığını bilmiyor. Geçmişi bilmiyor. O günleri yaşamış Erzurumlu kahramanları bilmiyor. Oysa onların hepsi kayıtlarımızda var. Romanda bunların hepsini tek tek işledim. Bu bakımdan Yanık Dere romanı Erzurum’un yakın tarihinin bir özetidir. Erzurumlu bir öğretmenim ve Atatürk Üniversitesinden bir akademisyen ayrıca İstanbul’da bu konulara ilgi duyan bir Edebiyat Öğretmeni: ‘Ben bu kitabı ödev olarak verip okunmasını ve incelenmesini isteyebilirim.’ demişti. Yine Üniversite son sınıf öğrencilerinden bir kız kardeşimiz bitirme tezinde çok yararlandığını söyledi. Yine İstanbul’da yaptığım bir slayt gösterisi sırasında romanda adı geçen Kahramanoğlu Sabri Bey’in torunu Nuri Bey’le tanıştım. Kahramanoğlu Sabri Bey ayrı bir roman konusu.

Bakınız, yine bazı araştırmacıların haricinde hiçbir Erzurumlu’nun, hatta bilim çevrelerinin dahi bilmediği ilginç, bir o kadar da ibret veren, daha bıyığı terlememiş Erzurumlu çocukların yürekliliğini anlatan bir olay daha vardır. Hep merak etmişimdir: Bize çocukluğumuzda devler, periler, cinlerle ilgili masallar anlatılırdı da neden bu yaşanmış kahramanlık hikayeleri, menkıbeleri anlatılmadı? Bunlar geçmişle gelecek arasındaki köprüyü oluşturan olaylardır oysa! Erzurum’da meddahlar vardı Kıraathanelerde. Köroğlu Destanı, Kerbela olayları anlatılırdı. Yukarıda bahsettiklerim hep kahramanlık efsaneleridir. İnsanları yüreklendiren, tarih bilinci veren bu efsaneler mutlaka yeni kuşaklara anlatılmalıydı. Günümüzde ise film ile tiyatro ile çok rahatlıkla anlatılabilir.

Olay şöyle: Bizim savaşlarda en büyük sıkıntılarımızdan birisi silah ve cephanenin yetersiz oluşunun yanında kılık-kıyafet eksikliği ve yiyecek sıkıntısının had safhada olmasıydı. Asker kimi zaman sadece ekmekle yetinmiş bazen onu dahi bulamamıştır. Gıdasızlıktan talim edemez hale gelmişler. Topladıkları yaprakları bazen de zehirli otları yedikleri için zehirlenmeler olmuştur. 1914 Ekim sonlarında 11. Kolordu’ya erzak yetiştirilmesi için feryat ediliyor. Bu görevi Vali üstlenir. 150 bin kilo erzak ahalinin sırtında 11. Kolordu’ya gönderilecektir. Aziz Samih isimli yazarımız, ‘Büyük Harpte Kafkas Cephesi Hatıraları’ adlı eserinde diyor ki: Sarıkamış Faciası’ndan sonra Erzurum’daki Süvari Kolordusu Erkan-ı Harbiye Reisi: ‘Erzurum ahalisi denenmiş vatan sevgisiyle bu yük taşımayı seve seve kabul etti. Otuz kiloluk torbalar yaptırıldı. Mektep çocuklarının sırtlarında un torbalarıyla Hükümet Konağı önünden hareket etmelerindeki fedakarlık ve hamiyet numunesi herkesi ağlattı. Erzurum ahalisi unları Nebi Hanları’na kadar, Hasankale ahalisi de Nebi Hanları’ndan Hasankale’ye götürecekti. Erzurum ahalisi vazifesini tamamen yaptı. Fakat Hasankale ahalisi az idi. Günde ancak 700 kişi yollayabiliyordu. Nebi Han’da biriken unların ahali ve menzil vasıtalarıyla taşınması epeyce sürdü.’

Bir başka kaynakta da 300 çocuktan bahsediliyor. Yani bu çocuklar karda kışta kıyamette sırtlarındaki 30 kiloluk yüklerle 150 ton erzağı Erzurum’dan Nebi Hanları’na taşıyor. Bunlar hep masal gibi geliyor insana. Bunların hepsi birer mucize. Olacak iş değil. Fakat bunların hepsi bizim topraklarımızda yaşanıyor ve biz bunları bilmiyoruz! Bu olay Batı Dünyası’nda olsaydı onlarca filmini, çizgi filmini, resimli romanını yaptırır ve bütün dünyaya seyrettirirlerdi.

Beyazşehir Palandöken: Evet, gerçekten önemli olaylardan bahsediyorsunuz. Bütün bu olaylar insanı dehşete düşürüyor. İnşallah yakın bir gelecekte bu dediklerinizin filmleri yapılır da gelecek kuşaklara aktaracağımız belgeler olur.

Sayın Hocam, Roman 28 bölümden oluşmuş. Bazı bölümlerde yine adlarını hiç duymadığımız Erzurumlular’a rastlıyoruz. Bunlar gerçekten tarihte yaşamışlar mı?

M.Dağıstanlı: Elbette, adları geçen tüm kahramanlar Mahmut Bey hariç hepsi yaşamış insanlardır. Romanın baş kahramanı Mahmut Bey’i, bana romanda daha geniş çalışma alanı sağlaması bakımından, hayali bir kahraman olarak düşündüm. Ancak o da Erzurumlu’nun ortak özelliklerini taşıyan bir kahramandır. Cevat Dursunoğlu, Kırbaşzade Fevzi, Süleyman Necati, Zakir Bey, Mezararkalı Mevlüt Ağa, Alvarlı Efe bunlar Erzurum’un efsane isimleridir. Hepsi çok önemli, büyük mücadeleler vermişlerdir. Acı çekmişlerdir. Yokluğu, sefaleti yaşamışlardır. Ama bu kahramanlarımızın yanında isimleri hiç bilinmeyenler de var. Mesela Selimoğlu Sabri gibi. Selimoğlu Erzurum’un yetiştirdiği en önemli kabadayılardan biridir. Biz tanımıyoruz ama Ruslar onu iyi tanıyor. Ruslar Erzurum’u işgal ettikten bir ay sonra Selimoğlu Sabri ve yedi arkadaşını Kale’nin içinde milletin gözü önünde asıyor. Çatlı Kılıç Mehmet var. 70 kişilik milis kuvvetiyle Ruslara kök söktürüyor. Bu kahramanı da tanımıyoruz. Daha isimleri duyulmamış Oltu’dan, Tortum’dan, İspir’den, Narman’dan; zulmü yaşamış köylerden onlarca milli kahramanlar ve milis güçleri çıkmıştır. Bunların her birinin hikayesini yazmak bizlerin boynunun borcudur. Erzurum’da romanla, hikayeyle uğraşıp da konu bulamayan yazar kardeşlerime sesleniyorum: İncelesinler o günleri!

Beyazşehir Palandöken: Peki Hocam, romanla ilgili daha anlatacak çok konu var… Tehcir, Ruslar’ın Çekilmesi, Ermeni Çeteleri’nin Baskınları, Ermeni Kurultayı gibi. Acaba yapılması gereken nedir sizce, onu da öğrenebilir miyiz?

M.Dağıstanlı: Gerçekten romanla ilgili yapılması gereken çok şey var. Şu anda film yapımcısı arkadaşlarla görüşmelerimiz devam ediyor. İnşallah bunu hayırlı bir sonuca ulaştırırız. Bu bir ikincisi Yanık Dere romanı bence Erzurum’da bütün evlere girmelidir. Her Erzurumlu mutlaka bunu okumalıdır. Eşine dostuna tavsiye etmelidir. Bu sözlerimle benim ne demek istediğimi sevgili hemşehrilerim, kitabı okuduktan sonra daha iyi anlayacaktır.

Tabi şimdi en önemli olan şey: ‘Neler yapabiliriz?’ sorusudur. Aslında çok şeyler yapabiliriz. Her şeyden önce savaşlar devri bitmiştir. Biz artık barışı, kardeşliği öne çıkarmalıyız. Bunu sadece biz değil bütün dünya istemelidir.

Konu bizim şehrimiz olduğuna göre, herkesin de bildiği gibi, bu şehir öyle sıradan bir şehir değildir. Geçmişi 4 bin yıl öncesine dayanan tarihe, medeniyetlere, çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış bir şehirdir. Bu tarihi özelliğini öne çıkaramazsanız gelen yabancıya anlatacak hikaye, gösterecek tarihi belge bulamazsınız. Üstelik bu tarihi zenginlik ekonomik getiriye dönüştürüldüğü taktirde esnafa katkı, işsizlere de istihdam imkanları sağlanmış olacaktır. Bu Erzurum için önemli katma değerdir. Erzurum’a elbette katlı otoparklar, yollar, köprüler, kavşaklar yapılmalıdır. Ancak dünyada örneklerini İtalya’da, İspanya’da, Macaristan’da, Almanya’da gördüğümüz; Türkiye’mizde Çanakkale’de, Gaziantep’te, Eskişehir’de başarılı bir şekilde uygulanmış olan tarihi canlandırma Erzurum’da da yapılabilir. Bu anlamda düşündüğümüzde bence Erzurum’un tümü Milli Park olmalıdır. Adlarını andığım kahramanlarımızın heykelleri mutlaka meydanlarda, parklarda kim olduklarının anlatıldığı levhalarla sergilenmelidir. İşgal günlerinde kahramanlarımız gizli gizli, bazı konaklarda ve camilerde toplantılar yapmışlardır. Bu toplantıların yapıldığını gösteren tabelalar asılmalıdır seçilecek bazı konak ve camilere. Yine işgal günlerinde Rus ve Ermeniler’le yapılan mücadeleler ve Ermeniler’in yaptıkları zulümler Kale’nin duvarlarına, bazı sokakların duvarlarına, çatışmaların yaşandığı ev, konak, Taş Han, Hacılar Hanı gibi yerlerin duvarlarına rölyeflerle anlatılmalıdır. Katliamların yaşandığı Hacılar Hanı boşaltılarak restore edilmeli ve açık hava müzesine dönüştürülmelidir; bu heykel ve rölyeflerle olaylar canlandırılmalıdır. Tüm Tabyalarda yaşanılan olaylar heykellerle ve rölyef çalışmalarıyla tasvir edilmelidir. Yanıkdere Şehitliği mutlaka yeni baştan ele alınmalı anlamına uygun yeniden tasarlanmalıdır. Batıda bir Çanakkale Şehitliği varsa doğuda da Yanıkdere Şehitliği olmalıdır. Bu alan içerisinde başta uluslar arası bir yarışmayla hazırlanmış sanat değeri taşıyan görkemli bir anıt olmak üzere, mescitten oturma alanlarına, müzeden Yanıkdere’de nelerin olup bittiğini anlatan heykel ve rölyeflere kadar her şey ayrıntılarına kadar düşünülmeli Yanıkdere’nin ruhu gezenlere hissettirilmelidir. Hatta bu alan Rus ve Ermeni katkılarıyla ortaklaşa bile yapılabilir.

Erzurum’daki eski, dar sokaklara sokakların duvarlarına İşgal Günleri’nde atalarımızın yaptıkları mücadeleler yine rölyef ve heykellerle anlatılmalıdır. Kilisekapı, Gürcükapı, Tebrizkapı, İstasyon, Yoncalık, Araplardüzü gibi meydan ve alanlarda, o günlerde yaşananları anıt heykellerle ve mücadeleye katılmış kahramanlarımızın büst veya yine heykelleriyle tasvir ederek tarih yeni kuşaklara hatırlatılmalıdır. Bu çalışmalar Erzurum’a müthiş bir tarihi derinlik kazandıracaktır. Başta Üniversitemiz olmak üzere orta dereceli okullarımızda hatta tüm Türkiye’ye yönelik olarak, tarihi mekanları ve tarihi olayları konu alan kompozisyon, öykü yarışmaları; yine tarihi mekanları en iyi kareye alan fotoğraf yarışmaları düzenlenebilir. Bu da ayrı bir tarih bilinci yaratacaktır. Bunu şehrimizin belediyeleri de düzenleyebilir.

Bütün bunların yanında benim üzerinde çok durduğum, bütün dünyada örneklerinin olduğu, Erzurum’a katma değer ve istihdam sağlayacağına inandığım, çalışkan belediyelerimizin katkılarıyla, Erzurum ve çevresindeki bütün tarihi eserlerin: Saat Kulesi’nin, Çifte Minareler’in, Ulu Cami’nin, Yakutiye’nin, Kümbetler’in, Tabyalar’ın, Kaleler’in, Köprülerin, Kiliselerin; milli kahramanlarımızdan: Nene Hatun’un, Kara Fatma’nın, Kadın ve Erkek bar tutanların, Ciritçilerin, Erzurum Evleri’nin değişik boyutlarda hediyelik biblolarının seri olarak yapılması, hem Erzurum pazarında hem de Türkiye pazarında satılması, inanıyorum ki, kültürel ve maddi açıdan çok önemli kazanç sağlayacaktır şehrimize. Bu bibloların örneklerini bütün dünya yapmaktadır. Bir Eyfel Kulesi bir Pizza Kulesi hepimizin evinde süs olarak durmaktadır. Ha biz bunları bugün yapmazsak yarın Çin bunların tümünü yapar ve bizim tezgahlarımızda satar. Bilemiyorum bunların yapılması için kimleri ikna etmemiz lazım? Valiliğimiz, Belediyelerimiz, Üniversitemiz, Sanayi ve Ticaret Odalarımız, Esnaflar Birliğimiz bu konuyu mutlaka düşünmelidir. Bu eserlerin bibloları, mutlaka Türkiye’deki bütün Erzurumlular’ın ve bu hatıralara meraklı insanların masalarını, duvarlarını süsleyecektir. Herhalde alan bir tane değil birden fazla alacağına göre getirisinin ne kadar önemli olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.

Erzurum’da sekiz ay kış olduğu için ‘Uluslararası Kar’ ya da ‘Buz Festivalleri’ yapılmalıdır. Buzdan heykeller: Bar tutanlar, Cirit oynayanlar; Nene Hatun’un, Kara Fatma’nın, Atı üzerinde bir ciritçinin heykeli vs gibi çalışmalar, ayrıca tarihi eserlerimizin buzdan maketleri: Yakutiye’nin buzdan yapılmış dev maketi gibi örneklerin olduğu bir festival hem Türk İnsanını hem de yabancıları Erzurum’a çekebilir. Bu etkinliklerin geleneksel olarak yapılması Erzurum’a çok önemli bir canlılık sağlayacaktır. Uluslar arası buz festivali yapıldığında dünyanın en tanınmış heykeltıraşları gelecek, dünyanın önemli binaları buzdan inşa edilecektir. Işıklandırılması yapılacaktır. Bütün bu hareketlilik Erzurum’a yerli ve yabancı turist çekecektir. Dolayısıyla esnafımız sadece Oltu taşı ile tespih yapmaktan kurtulacaktır. Bütün bunlar hayal gibi görünebilir. Ancak dünyada bunların örneklerini çokça görüyoruz.

Beyazşehir Palandöken: Mehmet Hocam kitabınız, 1915 Olayları, Erzurum’un İşgali ve bütün bunları dikkate alarak ‘Neler Yapılmalıdır?’ sorularını sizinle beraber uzun uzun konuştuk. Bize göre çok önemli bir söyleşi oldu. Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. Söyleşimizin sonunda eklemek istediğiniz başka bir düşünceniz varsa onu da dinlemek isteriz.

M.Dağıstanlı: Asıl ben size, bana yer verdiğiniz için teşekkür ederim. Erzurum’a doyurucu bir dergi armağan ettiniz.

Son olarak: TRT Erzurum Radyosu’nda, TRT AVAZ, Ulusal Kanalların bazısında, Çeşitli Dernek ve Vakıf Üyelerine, Kitap Fuarlarında, Siyasetçilerimize, Milletvekillerimize, Sanayici ve İş Adamlarımıza değişik salonlarda ‘Yanık Dere Romanı, 1915 Olayları, Erzurum’un İşgali’ ile hazırladığım Slayt Gösterisinin ya tamamını ya da bir kısmını sundum, kısaca anlattım. Halen muhtelif şehirlerde bu gösteriye devam ediyorum. Asıl amaçlarımdan biri de Erzurum’da yapmak bu gösteriyi. Yalnız bütün Erzurumlular’ın seyretmesini isterim. Bunu organize etmemiz gerekiyor. Belediyelerimizden bu konuda yardım alabilirsem sevinirim.

Tekrar teşekkür ediyorum, Allah kolaylıklar versin.